|
İTALYA’NIN LİBYA’YA SALDIRMASI
Batılı devletlerinin sömürge kurma yarışında çok geç kalan
İtalya uzun zamandır Libya topraklarına göz dikmiş, fakat
Abdülhamit'in dirayetli idaresi sayesinde buna fırsat
bulamamıştı. İtalyanlar, Abdülhamid’in tahttan
düşürülmesinden sonra bu fırsatı bulabilmişti. Mısır’ın
İngiliz işgalinde olması, Osmanlı devletinin deniz gücünün
neredeyse olmaması vs. gibi sebeblerden dolayı,
İtalyanlar, 27 Eylül 1911’de Osmanlı hükümetine verdikleri
ültimatomla Trablusgarb’a çıkartma yaptılar. İtalya askeri
yetkililerinin hesabı işgalin 15 günde tamamlanacağı
yönündeydi. Fakat bir avuç Osmanlı kuvveti ile dayanışma
içindeki Libya halkı büyük bir direniş sergiledi. İtalyan
askerleri kıyıdaki sahil kentlerinin çevresinde sıkışıp
kaldı. Savaş çıkmaza girdi.
Balkan harbinin başlaması ile İtalya ile uzlaşma yoluna
giden Osmanlı devleti’nin zaten az sayıda olan
kuvvetlerinin çekilmesi ile Libya halkı İtalyan güçleri
ile başbaşa kaldı. Bu sırada umum Senusi mücahidinin başı
Seyyid Ahmed eş Şerif es Senusi idi. Senusi hareketi
ilgili bir çalışma hazırlayan Kadir Özköse bey, Seyyid
Ahmed için şunları söylemektedir: “Kuzey Afrika’nın
sömürgeci yöneticilerine, hiçbir isim, onun ki kadar
uykusuz geceler geçirtmedi. Hatta 19. yüzyılda Cezayirli
kahraman Emir Abdülkadir’in veya Fransız yönetiminin
başına büyük belalar açan Faslı Abdülkerim’in ismi bile.”
İtalyan güçlerini kıyıya sıkıştıran mücahidler, son darbe
için hazırlık yapıyorlardı. Kendisine yapılan barış
tekliflerini elinin tersi ile iten Seyyid Ahmed şöyle
haykırıyordu: “Gençleri ihtiyarlatacak kadar şiddetli ve
uzun sürecek bir savaş istiyoruz; günden güne şiddet ve
ciddiyet kazanmakta olan bu savaş yalnız yöresiyle sınırlı
kalmayacaktır. Etrafımda “La ilahe illallah Muhammed’un
Resulullah” hükmünü kabul eden bulundukça, ruhum bedeninde
kaldıkça, hatta Trablus’un dışında bile cihadı sürdürmemiz
mümkün olcaktır. Şimdiki gibi binlerce,milyonlarca sadık
mücahid bulunduğu zaman değil, belki yanımda bir gülle,
bir fişek kaldığı zaman bile barışa gelemem.”
Tam bu sırada Senusi hareketinin ve de Libya halkının
kaderini etkileyecek bir olay gerçekleşti ve I. Dünya
Savaşı patlak verdi. Seyyid Ahmed, bu savaşa girme
taraftarı değildi. Zira Libya’nın tek yardım kapısı olan
Mısır’da hareketlerine göz yuman İngilizlere hücum etmek
intiharla eş anlamlıydı. Osmanlı devlet erkanının planı
ise, Mısır üzerine yapılacak kanal harekatında, Senusi
güçlerinin Libya tarafından vurmasıyla İngilizleri
Mısır’da boğmaktı. Senusi kamplarına gelen Osmanlı
subayları, Seyyid Ahmed’i iknada çok zorlandılar.
Almanya’nın gücünü, Mısır’ın Osmanlı idaresine geçmesi ile
mücahidlerin Libya’da rahat bir nefes alacağını izah
etmeye çalıştılar. Fransız ve İtalyanlar’la birlikte bir
üçüncü cephe açmak istemeyen şeyh, sonunda gittikçe artan
ısrarlar karşısında kerhen de olsa, Senusi mücahidlerine
İngiliz hududuna saldırı emrini verdi.
İngiliz güçlerinin şaşkınlığı sebebiyle hızlı bir ilerleme
gösteren Senusi kuvvetleri, İngilizlerin karşı hücuma
geçmesi ile ağır kayıplara uğrayıp, Trablus’un iç
kesimlerine çekilmek zorunda kaldılar. Öte yandan, Süveyş
kanalı civarında Cemal paşa emrindeki Osmanlı
birliklerinin başarısız harekatları bütün planları suya
düşürdü. Ve bu anlamsız hücum Senusilerin Mısır erzak
yolunu tehlikeye düşürmekten başka hiçbir işe yaramadı.
Senusi şeyhi, bu ağır yenilgiden sonra bir kere daha
Osmanlı devlet adamlarının iknasına boyun eğdi ve
halifenin çağrısı üzerine mücadeleyi yarıda bırakarak bir
denizaltı ile payitahta geldi ve 1933’te vefatına kadar
bir daha Libya’yı göremedi. İstanbul’da büyük şâşâ ile
karşılanan, yoğun ilgiye mazhar olan bu büyük mücahidi
daha sonra Kuva-i milliyeye destek için Anadolu’yu karış
karış gezerken görüyoruz. (Seyyid Ahmed’in hayatı için bkz.Muhammed
Senusi-Kadir Özköse-İnsan yayınları-İstanbul-2000)
Seyyid Ahmed’in ayrılması ile yerine Seyyid Muhammed İdris
geçti. Bu sıralar İtalya büyük çalkantılar içindeydi.
1922’den itibaren Benito Mussolini liderliğinde
Faşistlerin İtalya’da egemenliği ele geçirmesi, Libya
üzerindeki kara bulutların daha da artmasına sebeb oldu.
İtalya’yı Roma imparatorluğu devrindeki azametine döndürme
hülyaları kuran İtalyan “Duçe”si, Trablusgarb’taki
direnişin ezilmesini, Senusi mukavemetinin kırılmasını
birinci öncelikli iş olarak görüyordu. Evvel emirde İdris
Senusi ile yaptıkları tüm anlaşmaları fesheden İtalyanlar,
1923 yılında ikinci işgallerine başladılar.
Merhum Muhammed Esed’in ifadesiyle “eline kılıçtan çok
kalemin yakıştığı” Emir İdris ise beklenen İtalyan
saldırısı öncesi Libya’yı terk ederek Mısır’a yerleşti.
Yerine kardeşi Muhammed Rıza ile amcazadesi seyyid
Seyfeddin’i vekil bıraktı. Fakat onlar da, kendisi gibi
cihadın yükünü ve liderliğini yapabilecek şahsiyetler
değillerdi. Ani İtalyan baskını ile bir an afallayan
mücahidler, kısa bir süre içinde bir büyük liderin
etrafında toparlandılar. Daha önceki muharebelerde askeri
dehası ile Osmanlı subaylarının dahi dikkatini çeken ve
bir Senusi liderinin “Onun gibi on insan olsaydı, bize
yeterdi” dediği bu kahraman Ömer Muhtardı.
ÖMER MUHTAR’IN HAREKETİN LİDERLİĞİNİ ÜSTLENMESİ
Ömer Muhtar direnişin liderliğini üstlendikten sonra,
emrindeki kabileleri 100-300 silahlı atlı ya da yaya
olarak küçük grublar halinde organize etti. Bu güçler
birer vurucu tim şeklinde idi. Çok hızlı ve seri hareket
kabiliyetleri ile İtalyan askeri kollarına, nakliyelerine,
karakollara baskınlar yapıyor ve bir anda ortadan
kayboluyorlardı. Ömer Muhtar, emrindeki güçler ile İtalyan
kuvvetleri arasında, 1923’ten 1932’ye kadar her yıl en az
elliden fazla muharebe, ikiyüzden fazla küçük ölçekli
çatışma cereyan ediyordu.
İtalyanların savaştığı sadece organize edilmiş bir kısım
Senusi birlikleri değildi. Topyekün Libya halkına karşı
savaşıyorlardı. Tam bir abluka ve çember içindeki halk bir
ölüm-kalım savaşı vermekteydi. Ömer Muhtar, hereketin
merkezi olarak karargahını Calu vahasının Cebel-i Ahdar
(Yeşil dağ) bölgesine kurdu. Her başarılı lider gibi Ömer
Muhtar da istihbarata çok önem vermekteydi. Korkuyu kaçışı
akıllarından silmiş bulunan Senusi kuvvetleri, İtalyan
garnizonları arasında mekik dokumaya başladılar. Hatta
bedevi çoban kılığına girerek İtalyan birliklerinin
arasında dolaşmakta ve onların hareket stratejilerini
daima kontrol etmekteydiler. Senusilerin giriştikleri
çarpışmalar belirsiz ama yaygın bir hal arz etmekte,
saldırılar akıl almaz bir halde sürmekteydi.
İtalya’nın Sireneyka valisi Teruzzi, İtalyan birliklerinin
içine düştüğü çıkmazı şöyle anlatmaktaydı: “İtalyanların,
Senusiler karşısındaki askeri üstünlükleri beş para
etmemekteydi. Çünkü savaştığımız güçler düzenli bir ordu
değildi. Karşı güçler bir insicam içerisinde hareket
etmekteydi. Güçler aynı pozisyonda olsa, ayaklanmaların
bastırılması sözkonusu olabilirdi. İtalyan birliklerin
çoğu hep savunma durumunda kaldı. Senusilerin direnişi
karşısında 5000-10.000 kişilik ordularımız başarılı
olamamaktaydı. Çünki mücahidler hiçbir kayıt ve engel
tanımamaktaydılar. Zaten kaybedecekleri neleri kalmıştı
ki?...Onlar için, esaret ölümden daha beterdi. Yaşadıklari
topraklarda boyunduruk altında bulunmayi zulüm
saymaktaydılar. Bugün bir yerde ortaya çıksalar, yarın 50
km ötede, ertesi gün 100 km ötede gün yüzüne çıkarlardı.
Bir ay ortadan kaybolur, bir süre sonra masum bedevi
kılığına girdikleri olurdu. Ya da ormanlıklara dalarak
izlerini kaybettirirlerdi. Küçük grublar halinde bulunan,
yakalanması mümkün olmayan, çevik, atak, hızlı hareket
eden bu ateş parçalarına karşı güçlü askeri birliklerin ne
anlamı vardı ki...Gündüzleri biz İtalyanlar, geceleri
Senusiler hakim oluyordu.”
Mücahidlerin kesin başarısı için iyi bir teşkilatlanma
gerekiyordu. Bu da bir kısım ekonomik ve askeri yardımları
gerektiriyordu. Ömer Muhtar, bir ara bunu temin için
gizlice Mısır’a gitti ve İdris senusi ile bir takım
görüşmelerde bulundu. Ancak İdris, Mısır ve İtalyan
hükümetlerinin arasını açmamak için böyle bir yardımı
kabul etmedi. Ömer Muhtar’ın Mısır’da olduğunu öğrenen
İtalyan gizli haber alma örgütü, onun barış masasına
oturması için ikna etmek üzerine bazı ajanlarını Mısır’a
gönderdi. Bu ajanlar Ömer Muhtar'ı Mısır’da bulup ona
kendilerine göre cazip tekliflerde bulundular. Eğer cihad
hareketinden vazgeçer ve teslim olursa kendisine
Bingazi’de en güzel bir köşk, hayatının sonuna kadar rahat
yaşayacağı yüklü bir maaş, ve ekonomik yardımlar teklif
ettilerse de, bu büyük dava adamından tarihi bir şamar
yiyerek elleri boş dönmek zorunda kaldılar. Şöyle
kükremişti Çöl Arslanı: “Ben her isteyenin böyle kolayca
yutabileceği bir lokma değilim...beni kimse imanım, davam
ve cihadımdan alıkoyamayacaktır. Allah onların iştahlarını
kursaklarında bırakacaktır.”
İdris es Senusi ile yaptığı görüşmelerden ümidini kesen
Ömer Muhtar, Mısır’lı müslümanların kısmi yardımlarını
alarak, beraberindeki heyet ile Cebelü’l-Ahdar’a döndü.
Dönüş yolunda İtalyanlar tarafından planlanan bir suikast
da başarısızlıkla sonuçlandı.
1 Şubat 1924 tarihinde Seyyid Ahmed eş Şerif’e yazdığı
mektupta haklı olarak şunları ifade ediyordu: “Selamdan
sonra...Biliniz ki biz vatanımızın acıklı ve ıstırablı bir
hayat yaşayan evlatlarıyız. Vatan, istila kuvvetlerinin
çizmeleri altında inliyorken, İdris es Senusi çıkıp
Mısır’a gitti. Arkasından İtalyanlar, yapılan bütün
anlaşmaları iptal ettiler. İdris, bizi bırakıp Mısır’a
iltica etti. Biz ise, kendimizi son derece dağınık bir
vaziyette bulduk. Gittiği yönü, doğu ve batısını bilmeyen
ve denizin ortasında yüzen bir gemi gibi terkedildik. Sen
de aynı şekilde bizi bırakıp Türkiye’ye gitmeyi tercih
ettin. Şunu bilin ki, vallahi, vallahi ve sümme vallahi
sizi yakalarınızdan yakalayacağımız günler olacak...
Sübhanallah... Tatlı olduğu ve meyve verdiği günlerde
vatanınıza sahip çıkıyordunuz da, acıklı günlerde nasılda
terkedip gidiyorsunuz? Mısır’a, İdris’in yanına vardık.
Ondan yardım istedik. Fakat bize, “gidin, kendi başınızın
çaresine bakın, bizim size yapabileceğimiz hiçbir yardım
yoktur” diye bizi eliboş gönderdi. Yanaklarımızı sulayan
acı gözyaşlarımızla, Mısır’dan cephemize döndük. Ancak,
şunu iyi biliniz ki, biz Allah’a tevekkül ederek
vatanımıza geri döndük ve kanımızın son damlasına kadar
dinimizi, vatanımızı ve canlarımızı savunarak asla düşmana
teslim olmamak üzere ahdettik. Ancak yine de bir çok şeye
muhtacız. Özellikle silah, sonra para, yiyecek ve giyeceğe
şiddetle muhtacız. Yardımcımız Allah’tır, Allah...Acele
edin...Yardımda süratli davranın imkanınız ne elverirse,
az veya çok demeyin.”
Mücahidler binbir yokluk içinde kıvranırken, işgal
güçleri, modernize olmuş birlikleri ile artık kesin bir
darbe için hazırlanıyorlardı. Kuvvet dengesi olmayan bu
çirkin savaşta, İtalyanlar için her şey mübahtı. Direniş
güçlerinin halktan yardım görmelerini engellemek için
bölgedeki hayvanlar telef edilmekte, mahsuller, ürünler
zarara uğratılmakta ve ormanlar yakılmaktaydı. İtalyanlar
bu ikinci işgal döneminde hava kuvvetlerini ve zırhlı
araçları azami bir şekilde kullandı. Bu da mücahid
kayıplarının giderek artmasına sebep oluyordu.
Ormanlıkların ateşe verilip, ortadan kaldırılması sonucu,
gerilla güçlerinin seyri kolaylıkla kontrol edilebilir
hale gelmişti. İtalyanlar sadece 1923-1929 yıllları
arasında 141.766 küçük ve büyük baş hayvanı katlettiler.
Yine bu yıllar şehid edilen mücahid rakamı İtalyan
verilerine göre 4329’du.
Fakat bütün önlemlere rağmen Libya halkının direnişi,
Senusi mukavemeti kırılamıyordu. Roma hükümeti beş sene
içinde Sireneyka’ya beş vali göndermek zorunda kaldı;Bongiovanni,
Mombelli, Teruzzi, Siciliani ve son olarak meşhur Graziani.
"Biz asla teslim olmayız. Ya kazanırız,ya ölürüz. Bizden
sonraki nesillerle de savaşacaksınız. Bana gelince. Ben,
cellatlarımdan daha uzun yaşayacağım." Ömer Muhtar
ÖLÜM KALIM SAVAŞI
İtalyanların üstün silah ve insan gücüne karşı mücahidler
inatçı bir direniş sergilediler. Çatışmaların dozu gün
gittikçe arttı. Bazı araştırmacılar sadece 20 aylık bir
zaman diliminde Senusi güçleri ile İtalyan ordusu arasında
263 çarpışma geçtiğini belirtmektedirler ki, bu da
mücadelenin şiddeti konusunda bize bir fikir vermektedir.
İtalyan kuvvetleri ilk yıllarda ciddi kayıplara uğradılar
ve mücahidîne karşı bir üstünlük sağlayamadılar. Mesela
Haziran 1923’de Sirte’de meydana gelen bir çatışmada
İtalyanlar 13 subay ve 300 asker kayıp verdiler. Genel
itibarıyla mücahidler karşısında perişan olan İtalyanlar
hınçlarını masum halktan çıkarıyorlardı. Bu ise direnişe
olan desteğin gittikçe artmasına sebep oldu ve
Mussolini’nin dediği gibi “Siri, yeşil bitki örtüsüyle kan
rengine bulandı.”
1927 yılı mücahidler için zaferlerle dolu olarak geçti.
Mart ayında İtalyanların 7 taburundan 50 askeri araç
pusuya düşürüldü. Üç yüzden fazla İtalyan askerinin
öldürüldüğü bu çatışma ile alakalı İtalyan general Mezetti
şöyle demektedir: “Mart 1927’de gerillalar bize karşı
önemli bir başarı kazanmıştır. Toplam 1200 piyade ve 400
süvari gücüyle, Kaulan-Gerrari-Maaua-Gerdes Abid boyunca
uzanan hatlarımızı yararak Cebelü’l Ahdar’ın merkezini ele
geçirdiler. Cebel’den Bir Gandula, Sira, Kasr Benigdem,
Gergerumma ve sahile kadar uzanan karakollarıyla bizim
işgal kuvvetimizi iki kısma böldüler. Kuf bölgelerinde 200
faal asker gerillaların emrinde bulunuyordu.”
Yine bu dönemdeki çatışmalarda mücahidler pek çok düşman
uçağını düşürdüler, çok sayıda üst rütbeli subayı
öldürdüler. Ve fazla miktarda cephane ve topu ganimet
olarak kazandılar. Buna karşı İtalyanlar da yeni tedbirler
düşünmeye başlamışlardı. Öncelikle cepheyi içten
çökertmenin yollarını aradılar ve kesenin ağzını açtılar.
Böylece 13 tane kabile şeyhini satın aldılar. Bu işlerin
gerçekleşmesinde Ömer Muhtar’ın çocukluk arkadaşı, Senusi
davasına ihanet eden Senusi şeyhi Şerif el Giryani önemli
bir rol oynadı.
CEPHEDE SARSINTI
Savaşın gittikçe uzaması, katliam ve kıtlığın insanları
telef etmesi, İtalyanların bazı kabile reislerini
vaatlerle kandırması mücahit cephesinde bir karışıklığa
sebep oldu. Çeşitli kabile şeyhleri Ömer Muhtar’a
İtalyanlara teslim olmasını ve bölgelerinden çekilip
gitmesini, aksi takdirde kendisi ile savaşacaklarını
ilettiler. Böyle tehlikeli bir vaziyette metanetini elden
bırakmayan Ömer Muhtar bütün kabile reislerini umumi
meşverete davet etti. Kasr el Mecahir’de akdedilen geniş
çaplı toplantıda herkes özgürce reyini ortaya koydu.
Ortamın alabildiğine gergin ve elektrikli olduğu bir anda
Ömer Muhtar sürekli cebinde taşıdığı küçük mushafını
çıkararak elini onun üzerine koydu ve tarihe geçen şu
mükemmel sözlerle herkesi susturdu: “Vallahi, Ya zafer
veya şehadete ermeden bu dağları terk etmeyeceğim ve
İtalyanlara karşı devam eden bu savaşı asla
durdurmayacağım. Mısır’a gitmek isteyenler buyurup
gitsinler, İtalyanlara teslim olup ölümden kurtulmak
isteyenler de teslim olsunlar, hiç kimse onları tutmuş
değildir.”
Liderin bu kesin azmi ve kararlılığı karşısında teklif
sahipleri özür dilediler ve bu toplantı büyük bir vahdet
havası içinde sona erdi.
ARTAN BASKILAR
İtalyanlar bir halk hareketi karşısında olduklarının
farkındaydılar. General Mezzetti bir raporunda buna şöyle
değiniyor: “Direniş buralarda tarihe mal olmuştur ve kural
tanımayan bu insanlara tarih boyunca silahlı kuvvet
zoruyla kanun ve nizam empoze edilebilmişti. Cihad ruhuna
sahip bu göçer insanları çiftlik sahalarına ve şehirlere
çekmeden pek fazla bir şeyin değişmeyeceğini
söyleyebiliriz.”
İtalyanlar Senusi mukavemetinin kaynağını kurutmak üzere
halkı sahil şehirlere yakın yerlerde kurdukları esir
kamplarında toplamaya başladılar. 1929 yılına gelindiğinde
durum şu vaziyette idi; sahildeki bütün şehirler ve
Cebel-i Ahdar’ın kuzey tarafları İtalyanların sıkı
kontrolü altındaydı. İtalyanlar bu tahkim edilmiş noktalar
arasında hava filoları ile, mekanize birlikleriyle ve
özellikle sömürgeleri olan Eritre’den getirdikleri zavallı
insanlardan oluşturdukları piyade askerleri ile sürekli
devriye geziyorlardı. Artık gerillaya karşı onun usulüyle
çarpışıyorlardı. Senusi mukavemetinin belkemiğini
oluşturan bedevilerin beklenmedik saldırılara, hava
baskınlarına uğramadan bölgede dolaşmaları hemen hemen
imkansız gibiydi. Bir bedevi kampını keşfeden keşif
uçakları çoğu zaman telsizle durumu en yakın İtalyan
birliğine haber veriyor ve uçaklardan açılan makineli
tüfek ateşi kamp sakinlerinin toparlanıp bir yere
sığınmalarını önlerken, nereden çıktığı belli olmayan bir
kaç zırhlı araç kampı kuşatıp, namlularını dosdoğru
çadırlara, develere, kadın, çocuk, yaşlı ayırımı
gözetmeksizin insanlara çevirerek kampları yerle bir
ediyorlardı. Bu katliamdan sonra sağ kalan canlılarsa
sürüler halinde zırhlı araçların önüne katılıp kuzeye
doğru, İtalyanların sahil yakınlarında kurdukları
müstahkem toplama kamplarına götürülüyorlardı.
Buna rağmen mukavemet durmuyordu. General Mezzetti, 1
Aralık 1928’de yazdığı raporunda şöyle diyor: “Bölgede
siyasi ve askeri bir organizasyon gerçekleşmeden, Ömer
Muhtar’ın siyasi ve askeri örgütünün çökertilmesi ve
bölgenin kontrol altına alınması mümkün değildir.”
MÜTAREKE GÖRÜŞMELERİ
1929’da Valiliğe atanan Badoglio, genel af ilan etti ve
teslim olmayıp direnişe devam edecekleri, kötü bir şekilde
bastıracağını bildirdi. Öyle ki, Badoglio, “Berka Kasabı”
namıyla anılır oldu. Ama ne halka karşı savurduğu
tehditler, ne de af söylentisinin çok büyük bir tesiri
görülmedi. Şubat-Mart 1929’da gerilla saldırıları daha da
arttı. Ömer Muhtar, İtalyan güçlerinin yoğun
bombardımanları altında büyük bir direniş sergiledi. Fakat
savaşa kısa bir süre ara verilmesi mücahidlerce de uygun
olacaktı. Ömer Muhtar ve arkadaşları 13 Haziran’da vali
yardımcısı Sciliani, 18 Haziranda Badoglio ve 28 Haziranda
tekrar Sciliani ile Cebel’in değişik yerlerinde görüşmeler
yaptılar. İki aylık süren mütarekenin sadece bir
oyalamadan ibaret olduğunu gören Ömer Muhtar, Ekim ayında
mütarekeyi bozdu ve çatışmalar tekrar başladı.
8 Kasım 1929’da Mücahidler Bingazi’deki İtalyan
karargahına saldırı düzenlediler. Buradaki İtalyan
birliğini tamamen ortadan kaldırıp, karargahı havaya
uçurdular. Bu ise sömürgeciler arasında büyük bir
şaşkınlık doğurdu. Sonunda Mussolini duruma el attı ve
harekatın başına general Rodolfo Graziani getirildi.(10
Ocak 1930)
GRAZİANİ
Graziani sömürgelerde özel olarak yetiştirilmiş,
komutanların en tecrübeli ve en acımasız olanıydı. Önce
bir analiz yapan General, durumu şöyle özetlemekteydi:
“Savaş hali kızışmıştır. Müslümanların kayıpları cüzidir.
Ömer Muhtar yaralanmasına rağmen, hala yeni taktiklerle
saldırılarını düzenlemektedir. Direniş Senusi kaynaklıdır.
Bu hareket, bir grup veya bir şahsa indirgenemez.
Gerektiğinde yeni kitle ve dipdiri başka bir liderle
hareket devam edecektir.” Bu analizleri yapan Graziani şu
tedbirleri aldı:
1-Senusi tekkelerini kapattı, şeyhlerini yurt dışına
sürdü, malvarlıklarına el koydu.
2-Halkın silahsızlandırmasına büyük ağırlık verdi, silah
aramalarını arttırdı. 3-Seyyar mahkemeler kurdurup halka
kan kusturdu. Bu mahkemelerin çoğu idam ile neticelendi.
4-Toplama kamplarını genişletti ve bütün bir ülkeyi abluka
altına aldı. Kamplardaki yaşama koşulları tam bir vahşet
örneğiydi. Bu kadar insanın dörtte birini bile doyuracak
erzak yoktu. Esirler ve gasp edilen hayvanlar arasında
ölüm oranı tüyler ürperticiydi.
5-Mısır hududunda 300 km’lik bir alanı dikenli tel
örgülerle sardı. 6-Çöl yollarını uçak devriyeleriyle
sürekli gözetim altında bulundurdu
7-İtalyan hükümetinin emrinde çalışan yerli memur ve
askerleri hainlikle suçlayıp pasifize etti.
8-Mısırla olan her türlü ticareti yasakladı, Cebel-i Ahdar
halkının ekonomisini kontrol altına aldı.
Bütün bu tedbirlerden sonra müslümanlara karşı ard arda
bir çok baskınlar ve saldırılar düzenlendi. Baskınlar
sürmesine rağmen Ömer Muhtar hala operasyonlarına devam
ediyordu. 11 Nisan 1930’da El Faidiyye üzerinde büyük bir
saldırı düzenleyen mücahidler, İtalyanları
unutamayacakları bir hezimete uğrattılar. Graziani, bu
hususta hatıralarında şunları kaydeder: “Bu hezimet bizim
moralimizi bir hayli bozup kalplerimize büyük bir sıkıntı
verdi. Buna karşılık bu yenilgimiz, mücahidlere büyük bir
moral verip, maneviyatlarını bir hayli kuvvetlendirmişti.
Bunun üzerine Ömer Muhtar, mücahidlere hitaben şöyle
seslenmişti. “Şayet Bingazi’den Cebel’ül Ahdar’a doğru
gürleyen bir aslan sesi işitirseniz, sakın korkmayın. Zira
olaylar ve zafer dolu günler size aslan kürkü içinde yatan
bir eşşeğin olduğunu gösterecektir.”
Graziani bunun üzerine, 16 Haziran 1930’da bizzat koordine
ettiği birliklerle(13.000 kişi) Fayed bölgesindeki Ömer
Muhtar’ın üzerine yürüdü. Başaracağından o kadar emindi
ki, Vali Badoglio’yu zaferini kutlamaya davet ediyordu.
Fakat çok güçlü bir istihbarata sahip Ömer Muhtar, mücahid
kuvvetlerini küçük gruplara ayırarak birbirinden uzak
noktalara pusuya yerleştirdi. Sonuçta müslümanlar çok az
bir kayıp vererek Graziani’yi eli boş gönderdiler.
Bu şok yenilgiden sonra Badoglio, Graziani’ye gönderdiği
mektupta şöyle yazmaktaydı: “Şimdiye kadar Siri’de “uzun
menzilli” diye adlandırdığınız, uzak noktalardan gelip bir
hedefe hareket eden harekatlarınız hep başarısız olmuştur.
Ve mevcut şartlar değişmedikçe de her zaman başarısızlığa
mahkum kalacaktır. Çünkü, bu son olaydaki yenilgi ilk olan
yenilgi değildi. Halk ve sahradakiler, zaten güçlü bir
istihbarata sahip direnişçilerle öyle bir iş birliği
içindedirler ki, bizim attığımız adımdan anında haberdar
olmaktadırlar. Ömer Muhtar’ın başarısını bu haber alma
servisine bağlamak gerektir.”
Badoglio, düşmanı Ömer Muhtar’ın dehası içinde şu
itirafları yapmak zorunda kalmıştı: “Bu direniş bir
kişinin omuzlarındadır. Ömer Muhtar, bu işi kimseye
bırakmamaktadır. Bir çok başlı durumlarda kıskançlık ve iç
çekişmeye imkan olsa da, Ömer Muhtar’ın disiplinli dava
arkadaşları buna fırsat bırakmıyorlar. Her zaman ve
durumda, sözü emir sayılmaktaydı. Savaş aleyhine
geliştiğinde, güçlü haber alma servisi sayesinde, savaşa
ara veriyor. Bize gelen bilgileri dahi yönlendirebiliyor.”
HAREKATTA DÖNÜM NOKTASI:KUFRA’NIN DÜŞÜŞÜ
Graziani, hem prestijini kurtarmak hem de mücahidlerin
Mısır hududundan yardım almalarının önünü kesmek için
seleflerin yapamadığı bir işe karar verdi. Libya’nın
güneyinde İtalyanların ulaşamadığı tek toprak parçası olan
Kufra’yı işgal etmek. 1930’un sonlarında yapılan
hazırlıklardan sonra, 1931 Ocak ayında çöl aşıldı ve Kufra
düştü. İtalyanların burada yaptığı katliam, işkence ve
tecavüzler dillere destandır. Graziani, teslim olan halkın
gözleri önünde Kur’an-ı Kerim’i paramparça edip,
ayaklarının altında çiğneyerek “Haydi, çağırın da (hâşâ)
bedevi peygamberiniz yardımınıza gelsin” demiş, ertesi
günü şehrin ileri gelen uleması uçaklardan atılmış,
vahadaki bütün hurma ağaçları kesilmiş, kuyular yakılmış,
Mehdi Senusi’ye ait tarihi kütüphane alevlere teslim
edilmiş ve insanların namusları kirletilmişti.
Kufra’nın elden çıkmasıyla mücahidlerin elinde korunmasız
Cebel’ül Ahdar kalıyordu ki, burası da İtalyanların
gittikçe sıklaşan kontrol ve gözetimleri altında her gün
adım adım elden çıkıyor,yavaş yavaş fakat geri dönülmez
bir biçimde çember daralıyordu.Artık Cebeldeki savaşın son
devresi başlamıştı... Ömer Muhtar, bu durumu 1931 Ocağının
son günlerinde Mısır hududunu gizlice geçip, kendisiyle
görüşen Muhammed Esed’e şöyle ifade etmişti: “Sen de
görüyorsun ya evlat, gerçekten biz artık bize tanınan
vadenin sonuna gelmişiz. Savaşıyoruz, çünkü düşmanı bu
topraklardan söküp atıncaya kadar ya da bu uğurda ölünceye
kadar imanımız ve özgürlüğümüz için savaşmak zorundayız.
Başka yolu yok. Allah’a aidiz ve O’na döneceğiz.
Kadınlarımızı, çocuklarımızı Mısır’a gönderdik ki, Cenab-ı
Allah bizi ölüme çağırdığı zaman arkamıza dönüp
bakmayalım.”
ESİR DÜŞMESİ VE VEFATI
Ve 11 Eylül 1931...Ömer Muhtar ve yanındaki bir kısım
mücahidîn Sılanta mevkiinde bulunan Hz. Muhammed (S.A.V.)’ın
sahabelerinden Sidi Rafi hazretlerinin kabrini ziyaret
etmeye karar verdikleri zaman İtalyanların tuttuğu
bölgenin içersine girmişlerdi. İtalyan istihbaratı onun
varlığını haber almıştı. Vadiyi her yönden saran
kuvvetlerin oluşturduğu çemberi yarmanın imkanı yoktu.
Mücahidler son nefeslerine kadar çarpıştılar. Son anda
Seydi Ömer’in de atı vurulup yıkıldı ve onu yere düşürdü.
Ama bu yetmişini geçkin ihtiyar aslan yılmadı, kendini
toparlayıp tüfeğini ateşlemeye devam etti. Elinden
yaralananınca tüfeği diğer eline aldı. Artık yapacak bir
şey kalmayınca, askerler üzerine çullandılar ve onu esir
ettiler. Önce Sûse’ye sonra Bingazi’ye 60 km uzaklıktaki
Suluk’a götürüldü. Burada İtalyan birliklerinin genel
kumandanı Graziani’nin karşısına çıkartıldı. Bu
görüşmedeki tavırlarından etkilenen general onun hakkında
şunları yazacaktır: “Odama girdiği andan çıkıp gittiği ana
kadar onun vakar ve haysiyetine son derece hayranlıkla
bakıp durdum. Onun tavır ve davranışlarını çok beğendim ve
hayran kaldım.”
Graziani, hatıralarında Ömer Muhtar hakkında şunları
demekten kendini alamaz. “Ömer Muhtar inancına, akidesine
son derece bağlı bir adamdı. Onun bu inancına saldırmaya
kalkışana kim olursa olsun büyük bir heyecan ve azimle
karşı koyardı. O, vatanına saldıranlara karşı da
korkusuzca savaşıyordu. Vatanına yapılacak herhangi bir
saldırıyı karşılıksız bırakmayı kabullenecek bir şahsiyet
değildi.” “ O karşısındakine anında cevap verecek üstün
bir zekaya sahipti. Aynı zamanda Ömer Muhtar ileri
seviyede dini kültüre sahipti. Onun kesin tavırlı bir huyu
vardı. O, dinine ait hiçbir şeyi ihmal etmeyecek ve dinini
herhangi bir maddi menfaat karşılığında satmayacak üstün
bir kişiliğe sahipti. Dünyevi hiçbir çıkar peşinde olmayan
bir kişiydi. Üstelik hayli fakir bir adamdı. Din ve vatan
sevgisinden başka hiçbir dünyevi şeye de malik değildi.”
“Ona canlı ve hazır bir zeka bahşedilmişti. Dini konularda
iyi bir eğitim görmüş, hareketli,mütevazı ama tavizsiz...”
Mücahidlerin teslim olması teklifini red eden Ömer Muhtar,
15 Eylül 1931 günü İtalyan sıkıyönetim mahkemesi
tarafından göstermelik bir duruşmaya çıkarıldı ve
Graziani’nin daha önceden emrettiği gibi idam kararı veren
mahkemenin yüzüne şu tokadı savurdu: “Hüküm ve karar
yalnız Allah’ındır. Sizin bu sahte ve uydurma hükmünüzün
hiçbir geçerliliği yoktur. İnna lillah ve inna ileyhi
raciun(Biz Allah’ın kullarıyız ve sonunda ona
dönücüleriz)”.
Aynı gün, toplama kamplarından getirilen binlerce
Libyalının gözleri önünde gayet sakin ve korkusuzca idam
sehpasına çıktı. Fecr suresinin son ayetlerinden “Ey
huzura ermiş nefis! Razı edici ve razı edilmiş olarak
Rabbine dön” ayetleri dilinde virdi zebandı... Özgürlüğü
için her şeyi göze aldığı yeşil dağlarına son bir kere
daha baktı ve bir milleti yetim bırakarak ebed alemine
doğru kanatlandı. Yer Suluk çarşısı idi.
Son olarak Muhammed Esed’in 1932’de Medine’de onun
şehadetini haber aldığında ağzından dökülenleri
nakledelim: “Ömer el Muhtar öldü ha...Şu Sireneyka aslanı,
yetmiş şu kadar yaşına rağmen halkının özgürlüğü için
yılmadan sonuna kadar savaşan Ömer el Muhtar öldü
demek...On uzun yıl boyunca, on uzun ve çileli yıl boyunca
en modern silahlarla donatılmış mekanize birliklerle,
uçaklarla, topçu bataryalarıyla takviye edilmiş düşman
ordularına, kendinden en az on kat daha kalabalık İtalyan
kuvvetlerine karşı halkın umutsuz direnişine bayrak olan
Ömer el Muhtar...Piyade tüfeklerinden ve birkaç attan
başka bir şeyleri olmayan, yarı aç mücahidlerinin başında
kocaman bir esir kampına dönüştürülen bir ülkede son
kurşununu sıkıncaya kadar umutsuz bir gerilla savaşı
sürdüren koca Ömer el Muhtar...”
Ünlü aktör Anthony Quin’in başrol oynadığı, 1980 yapımlı "Lion
of Desert / Çöl Aslanı" film ile tüm dünyaca tanındı.
|